Şiir ve belagat, duygunun telaffuzu ya da dışa vurulması bakımından benzerdir; ama eğer bir antitez mazur görülürse belagatin dinlendiğini, ancak şiire kulak misafiri olunduğunu söylememiz gerekir. Belagat bir dinleyici varsayar. Bize öyle ge-
liyor ki şiirin özgünlüğü, şairin bir dinleyiciden tamamen habersiz olmasında yatmaktadır. Şiir yalnızlık anlarında kendi kendisine içini döken bir duygudur. Tam biçimi şairin zihninde olan bu
duygunun en yakın olası temsili, simgelerde tecessüm eder. Belagat kendisini öteki zihinlere doğru
döker, onların sempatisini gözetir, onların inançlarını etkilemeye ya da onları ihtiras duymaya ve eyleme geçirmeye çalışır.
(Mill, 1860, s. 95)
Sayfalar
▼
12 Ekim 2019 Cumartesi
8 Ekim 2019 Salı
Yapıları Bakımından Diller
1. Yalınlayan (=Tek Heceli) Diller:
Çince, Tibetçe, Vietnamca, Baskça gibi.
2. Bağlantılı ve Kaynaştıran
(=Eklemeli) Diller:
a. Bağlantılı Diller: Türk dili ve köken bakımından içinde yer aldığı Ural-
Altay dilleri ile bazı Asya ve Afrika dilleri
b. Kaynaştıran Diller: Gürcü, Eskimo, Kızılderili dilleri gibi.
3. Bükümlü (=Çekimli) Diller:
a. Kök Bükümlü Diller: Arapça ve içinde yer aldığı Hâmi-Sâmi dilleri gibi.
b. Gövde Bükümlü Diller: İngilizce, Almanca, Fransızca vb. Hint Avrupa
dilleri gibi
Çince, Tibetçe, Vietnamca, Baskça gibi.
2. Bağlantılı ve Kaynaştıran
(=Eklemeli) Diller:
a. Bağlantılı Diller: Türk dili ve köken bakımından içinde yer aldığı Ural-
Altay dilleri ile bazı Asya ve Afrika dilleri
b. Kaynaştıran Diller: Gürcü, Eskimo, Kızılderili dilleri gibi.
3. Bükümlü (=Çekimli) Diller:
a. Kök Bükümlü Diller: Arapça ve içinde yer aldığı Hâmi-Sâmi dilleri gibi.
b. Gövde Bükümlü Diller: İngilizce, Almanca, Fransızca vb. Hint Avrupa
dilleri gibi
6 Ekim 2019 Pazar
Osmanlıca Yazı Türleri
Başta Kur’an metni olmak üzere daha çok dinî kitapların yazılmasında kullanılan yazı nesih adıyla anılan yazı türüdür. Hareke denilen yardımcı işaretlerin de kullanıldığı bu yazı doğru ve kolay okumayı amaç edinmiştir. Türkler tarafından da yazma kitaplarda en çok bu yazı kullanılmıştır.
Bu yazının boyutça büyüğüne sülüs denir. Daha çok camilerde, türbelerde,
kitabelerde ve levhalarda, basma kitap
kapaklarında, gazete başlıklarında vb. yerlerde kullanılmış süslü bir yazıdır.
Çok kullanılan yazı türlerinden biri de taliktir. Bu da kitap yazmakta nesih kadar kullanılmış, ayrıca sanat amaçlı olarak en
çok taş üzerine yazılan kitabelerde uygulanmıştır. Farslar kendi taliklerinden farklı olduğu için nestalik demişlerdir.
Geç dönemde geliştirilen yazı türü de rık’adır. Gündelik yazışmalarda hızlıca yazmak için geliştirilmiştir.
Bu yazının boyutça büyüğüne sülüs denir. Daha çok camilerde, türbelerde,
kitabelerde ve levhalarda, basma kitap
kapaklarında, gazete başlıklarında vb. yerlerde kullanılmış süslü bir yazıdır.
Çok kullanılan yazı türlerinden biri de taliktir. Bu da kitap yazmakta nesih kadar kullanılmış, ayrıca sanat amaçlı olarak en
çok taş üzerine yazılan kitabelerde uygulanmıştır. Farslar kendi taliklerinden farklı olduğu için nestalik demişlerdir.
Geç dönemde geliştirilen yazı türü de rık’adır. Gündelik yazışmalarda hızlıca yazmak için geliştirilmiştir.
Tevfik Fikret'den Osmanlıca Dersi
ŞERMİN’İN ELİFBÂSI
- Elifbânı oku cicim.
- Elif, be, pe, te, se, cim, çim,
Ha, hı, dal, zel, sin . . . yok, zel, rı,
Ze, je, sin, şın, sad, dad, tı, zı,
Ayın, gayın, fe, kaf, kef, lâm,
Yok, lâ; bir de gef var.
Bir de üç noktalı kef var.
- Hangi harfler kalındırlar?
- Ha, hı, sat, dat, tı, zı, ayın,
Gayın.
- Peki, bir de kaf var.
En kalını ayın, gayın.
- Hangileri bitişmiyor
Kendinden sonrakine?
- Hoca yedi harf var, diyor:
Elif, dal, zel, rı, ze … yine.
Ben yoruldum artık!
- Peki yalnız söyle: hemze nedir?
- Hemze … hemze… Evet, o bir
Küçük ayın başıdır ki
E okunur, i okunur.
Ba’zan eliflere konur.
- Harf-i imlâ hangileri?
- Bilmiyorum!
- Yok, bilirsin.
- Elif, vav, he, ye değil mi?
Artık, nine, bana izin.
-Peki, yavrum, haydi oyna;
Koca bir âferin sana!
-Tevfik Fikret-
- Elifbânı oku cicim.
- Elif, be, pe, te, se, cim, çim,
Ha, hı, dal, zel, sin . . . yok, zel, rı,
Ze, je, sin, şın, sad, dad, tı, zı,
Ayın, gayın, fe, kaf, kef, lâm,
Yok, lâ; bir de gef var.
Bir de üç noktalı kef var.
- Hangi harfler kalındırlar?
- Ha, hı, sat, dat, tı, zı, ayın,
Gayın.
- Peki, bir de kaf var.
En kalını ayın, gayın.
- Hangileri bitişmiyor
Kendinden sonrakine?
- Hoca yedi harf var, diyor:
Elif, dal, zel, rı, ze … yine.
Ben yoruldum artık!
- Peki yalnız söyle: hemze nedir?
- Hemze … hemze… Evet, o bir
Küçük ayın başıdır ki
E okunur, i okunur.
Ba’zan eliflere konur.
- Harf-i imlâ hangileri?
- Bilmiyorum!
- Yok, bilirsin.
- Elif, vav, he, ye değil mi?
Artık, nine, bana izin.
-Peki, yavrum, haydi oyna;
Koca bir âferin sana!
-Tevfik Fikret-
5 Ekim 2019 Cumartesi
Yeni Çerilerin Kaldırılışını Konu Alan Yazarlar ve Yazılar
Vak'a-yı Hayriye
>Aynî’nin Yeniçeri Ocağının kaldırılışını konu alan Nusretnâme
>Yeniçeri Sahhâflar
Şeyhi-zâde Mehmed Es’ad Efendi’nin kaleme aldığı içinde manzum parçalar bulunan Üss-i Zafer
adını taşır. Bu eserde Yeniçeri Ocağının kuruluşundan başlanarak gelişme süreci, ocağının bozulmasının sebepleri ve kaldırılması anlatılır.
>Şirvanlı Fatih Efendi’nin kaleme aldığı
Gülzâr-ı Fütûhât ise manzum-mensur karışık bir eser olarak doğrudan yazarın şahit olduklarına dayanır. Gülzâr-ı Fütûhât’ta Yeniçeri Ocağının kaldırılışı sırasında yaşananlar ayrıntılı biçimde sunulmuştur.
>Mehmed Nazîf’in kaleme aldığı 244
beyitten oluşan Emâre-i Zafer adlı mesnevide de dönemin padişahı II. Mahmud’un, Şehzâde Abdülmecid’in ve yeniçeriliğin kaldırılışına katkı sağlayan dönemin bazı isimlerinin övgüsü yapılır. Yeniçerilerin
zalimliklerinden bahsedilir. Yeniçeriliğin
kaldırılacağına dair görülen bir rüya nakledilir
[Osmanlı tarihinin önemli olaylarından
biri olan ve Vak’a-yı Hayriye olarak
adlandırılan Yeniçeri Ocağının kaldırıl-
ması II. Mahmud devrinin en önemli
olaylarından biridir. 17. yüzyıldan iti-
baren yaşanan siyasi ve askerî istikra-
sızlığın sebeplerinden bir olan Yeniçeri
Ocağı ordudaki yenileşme hareketleri
karşısında sürekli isyan ettikleri için
1826’da kaldırıldı.]
OSMANLIDA ŞAİRE DAİR
Sanat kişisel haz etrafında dolaşan bir üretim alanıdır taktir edilmek taktir etmek veya geçimini sağlamak amacıyla sanatcı üretmeye ve tüketmeye kendi toplumunun kuralları çerçevesinde devam eder.
“Bilim adamı veya sanatçı, belli bir toplumda egemen sosyal ilişkiler ve belli bir kültür çevresinde sanatını ifade etmiştir.” (İnalcık, 2015, s. 7).
Peki Osmanlıda bu iletişim
nasıl devam etmiştir ?
Doğu’da
veya Batı’da kurulan monarşik yapıdaki bütün toplumlarda iktidar hükümdarın ve ailesinin tabii bir hakkı olarak anlaşılmıştır. Siyasi ve iktisadi hayatın bütünü üzerinde muktedir olan hanedan, kültür ve sanat hayatının da merkezidir. Hükümdarın varlığı ve bulunduğu yer toplumsal olduğu gibi kültürel hayatın da kaynağı olarak algılanır. Sanatçının muhatabı geniş toplumsal kesimler değil, yaptığı işin
değerini takdir edecek entelektüel açıdan donanımlı ve eğitimli hükümdar ve çevresidir. Sanatsal veya entelektüel bütün uğraşların yöneldiği hükümdar, aynı
zamanda bir çeşit hakem konumunda iyi üretimle iyi olmayan üretimi belirleyen bir rol de üstlenmiştir. Bu yüzden sanatçı estetik yeteneğini hükümdara beğendirmek gibi bir düşünceyle hareket eder. Belli
bir sanat zevkine ve anlayışına sahip olan padişahın himayesi altında olan sanatçının ona göre eser vermeye özendiği, sanat veya bilim eserinin kalitesini ve şairin şöhretini, çok kez padişah tarafından belirlendiği, bir eserin makbul ve muteber oluşunun
sultanın iltifatına bağlı olduğu bu ortamda şair ister istemez kendini saraya göre konumlandıracak, ona yakın olmaya çalışacaktır (İnalcık, 2015, s. 13).
“Bilim adamı veya sanatçı, belli bir toplumda egemen sosyal ilişkiler ve belli bir kültür çevresinde sanatını ifade etmiştir.” (İnalcık, 2015, s. 7).
Peki Osmanlıda bu iletişim
nasıl devam etmiştir ?
Doğu’da
veya Batı’da kurulan monarşik yapıdaki bütün toplumlarda iktidar hükümdarın ve ailesinin tabii bir hakkı olarak anlaşılmıştır. Siyasi ve iktisadi hayatın bütünü üzerinde muktedir olan hanedan, kültür ve sanat hayatının da merkezidir. Hükümdarın varlığı ve bulunduğu yer toplumsal olduğu gibi kültürel hayatın da kaynağı olarak algılanır. Sanatçının muhatabı geniş toplumsal kesimler değil, yaptığı işin
değerini takdir edecek entelektüel açıdan donanımlı ve eğitimli hükümdar ve çevresidir. Sanatsal veya entelektüel bütün uğraşların yöneldiği hükümdar, aynı
zamanda bir çeşit hakem konumunda iyi üretimle iyi olmayan üretimi belirleyen bir rol de üstlenmiştir. Bu yüzden sanatçı estetik yeteneğini hükümdara beğendirmek gibi bir düşünceyle hareket eder. Belli
bir sanat zevkine ve anlayışına sahip olan padişahın himayesi altında olan sanatçının ona göre eser vermeye özendiği, sanat veya bilim eserinin kalitesini ve şairin şöhretini, çok kez padişah tarafından belirlendiği, bir eserin makbul ve muteber oluşunun
sultanın iltifatına bağlı olduğu bu ortamda şair ister istemez kendini saraya göre konumlandıracak, ona yakın olmaya çalışacaktır (İnalcık, 2015, s. 13).
19.YY SESLERİ AYNİ
Aynî
Asıl adı Hasan olan Aynî, Antepli Dikeçzâde
Hasan Çelebi’nin oğludur. 1766 yılında Tabakhane semtindeki Emin Dede Mahallesi’nde doğmuştur. 24-25 yaşlarında İstanbul’a gelen Aynî, burada tahsiline devam etmiş, 6-7 senelik tahsil hayatından sonra Şeyhülislam Dürrizâde Ârif Efendi’nin ikinci defa şeyhülislam olması münasebetiyle yazmış olduğu tarih manzumesi ile kendisine mülazemet verilmiş ve bundan sonraki senelerde yazdığı kaside ve tarihler sayesinde önemli görevlere getirilmiştir. Aynî 71 yaşlarında iken 1837 tarihinde vefat etmiştir
(Demirel, 2008, s. 375).
Devrin şairleri arasında dikkate değer bir şahsiyet olan Aynî, Şeyh Galib’in tesiri altında kalmıştır. Kaside ve tarih manzumelerinde devrindeki yeniliklerin yankıları önemli yer tutar. Türk edebiyatında manzum tarih düşürmede Sürûrî’den sonra en başarılı şair kabul edilen Aynî’nin divanının yarısına yakın kısmı tarih manzumelerine ayrılmıştır (Ünver, 1991,s. 271).
Hacimli olan divanı Dîvân-ı Belâgat-
unvân-ı Aynî adıyla basılmıştır. III. Selim’in katli dolayısıyla tercî-i bend şeklinde yazdığı mersiye, dönemine göre bu türün başarılı örneklerinden sayılır. Divanıyla birlikte basılan Sâkînâme ise içinde
yer yer değişik nazım şekilleri kullanılmakla beraber 1500 beyitlik bir mesnevidir. Manzum bir sözlük olan Dürrü’n-Nizam Nazmü’l-cevahir’in ilk
şeklidir. Nusretnâme ise Aynî’nin yeniçeriliğin kaldırılmasıyla ilgili olarak mesnevi şeklinde kaleme
aldığı eseridir. ←←Vak'a-i hayriye ile ilgili sayfaya bu linkten
Asıl adı Hasan olan Aynî, Antepli Dikeçzâde
Hasan Çelebi’nin oğludur. 1766 yılında Tabakhane semtindeki Emin Dede Mahallesi’nde doğmuştur. 24-25 yaşlarında İstanbul’a gelen Aynî, burada tahsiline devam etmiş, 6-7 senelik tahsil hayatından sonra Şeyhülislam Dürrizâde Ârif Efendi’nin ikinci defa şeyhülislam olması münasebetiyle yazmış olduğu tarih manzumesi ile kendisine mülazemet verilmiş ve bundan sonraki senelerde yazdığı kaside ve tarihler sayesinde önemli görevlere getirilmiştir. Aynî 71 yaşlarında iken 1837 tarihinde vefat etmiştir
(Demirel, 2008, s. 375).
Devrin şairleri arasında dikkate değer bir şahsiyet olan Aynî, Şeyh Galib’in tesiri altında kalmıştır. Kaside ve tarih manzumelerinde devrindeki yeniliklerin yankıları önemli yer tutar. Türk edebiyatında manzum tarih düşürmede Sürûrî’den sonra en başarılı şair kabul edilen Aynî’nin divanının yarısına yakın kısmı tarih manzumelerine ayrılmıştır (Ünver, 1991,s. 271).
Hacimli olan divanı Dîvân-ı Belâgat-
unvân-ı Aynî adıyla basılmıştır. III. Selim’in katli dolayısıyla tercî-i bend şeklinde yazdığı mersiye, dönemine göre bu türün başarılı örneklerinden sayılır. Divanıyla birlikte basılan Sâkînâme ise içinde
yer yer değişik nazım şekilleri kullanılmakla beraber 1500 beyitlik bir mesnevidir. Manzum bir sözlük olan Dürrü’n-Nizam Nazmü’l-cevahir’in ilk
şeklidir. Nusretnâme ise Aynî’nin yeniçeriliğin kaldırılmasıyla ilgili olarak mesnevi şeklinde kaleme
aldığı eseridir. ←←Vak'a-i hayriye ile ilgili sayfaya bu linkten
3 Ekim 2019 Perşembe
Edebiyat Ne İşe Yarar?
Rita Felsk
insanın okuma nedenlerini “tanıma, büyülenme,
bilgi, şok” olmak üzere dört temel noktada açıklıyor.
İnsanın bir kitapta kendini bulması, tanıması ne
anlama gelir? Aynı anda hem düpedüz sıradan
hem de gene eşsiz gizemde bir deneyim gibidir.
Sayfaları çevirirken kuvvetli bir betimlemenin,
bir olaylar kümesinin, karakterler arasında geç bir
konuşmanın, bir iç monoloğun etkisine kapılırım.
Metin ile okur arasındaki boşluk birdenbire, ha-
bersizce, şimşek gibi bir anda çakıveren bir bağ-
lantıyla aşılır; bir yakınlık ya da bir uyuma ışık
vurur. Sözcüklerin belli bir birleşiminin barın-
dırdığı önsezi karşısında şaşırıp kalmış olan ben
ya böyle bir anın gelmesini bekliyor ya da böyle
bir anla tesadüfen karşılaşıyorumdur. Her iki du-
rumda da bana hitap edildiğini, çağrıldığımı, da-
vet edildiğimi hissederim: Okuduğum sayfalarda
kendi izlerimi bulmaktan alamam kendimi. Bir
şeylerin değiştiği su götürmez; perspektifim başka
bir yöne kaymıştır; daha önce görmediğim bir şeyi
görüyorumdur (Felski, 2010, s. 37).










